u y u m s u z n o t l a r . . . postkapital bir paylaşımdı.

Mutluluk Köşesi: "En acı ıstırap hak edilmiş, en tatlı mutluluk hak edilmemiş olandır." Georg Simmel

Kasım 21, 2006

Ey Yolcu;

Şu anda bulunduğun bu yerde yazılanlar 2006 senesi Nisan ayında son buldu. Dört yıldan uzun bir süre tam bu noktada yazıldılar. Bir seneden fazlası Blog tarafından yitirildi. Bu yazılar birer karalama notu gibi, üzerlerinde hiç düzeltme yapılmadan güncel duygusal düşünsel izlenimler olarak bir zaman kayda geçirildiler.

Her okuyucunun onları okumasındaki farklı beklentiler gibi yazar da bu esnada kendi düşünsel duygusal haritası üzerinde çalışma fırsatı buldu. "Son Zar" başlığı altındakiler bu niyetin bir başka ifadesini betimliyorlar.

Eğer buraya kadar ulaştıysan, bu satırlar sana da sonsuzluk yolunda gönenen keşifler dilesin, sağlıcakla...

Belki devamı belki değil... ussaldekadanslar:
www.akashazone.com

Nisan 08, 2006

Son Zar





“Yüreğin gerçeğini özleyen, arayan, hayatın getirdiği problemleri çözmeye çabalayan, şeylerin ve olayların özüne ve kendi varlıklarının içine nüfuz etmeye çalışan sorgulayıcı zihinler vardır. Bir insan sağlam şekilde muhakeme eder ve düşünürse, bu problemleri çözerken hangi yolu takip ederse etsin, kaçınılmaz şekilde kendisine dönmeli ve işe, kendisinin ne olduğu ve içinde bulunduğu dünyadaki yerinin ne olduğu probleminin çözümüyle başlamalıdır.”

G. I. Gurdjieff



Son Zar

seni ellerimle savurduğumda
bileklerimi öpmeyi öğrettin bana

ben kendi(siz)liğimi bilirim
iz ki bu çok bilinen rüya
tiz ki bu kendine yoksul anlam

zar sırasını bekleye dursun
sır durma(z) yaz(ar)

Hangi bilgiyi bana dikte edebilecek o bahar? Ditrambos rahibeliği; ne var ki, artık geçmiş bir yazgı. Artık kendini kandıran liderlere, kendileri gibi kanmış zavallılık hüküm sürmeyecek. Kan hükmünü sürdüremeyecek.

Yine de yolunu süreceksin, çünkü başka bir var oluş bilemezsin. Sözlerini, o “sen” say ve bil bakalım kimler seni duyar? Benim duyduğum kavram dışı, kısa devreli yaratıklar. O denli basit yani. Basit olan, neden sen değilsin diye bu direnişi kırar gibi davranacaksın… yinelemek gerekir bunu: Benim kadar sen de basitsin. Özündeki kaypak iktidar hırsını gizleyemezsin.

Gerçek aydınlık, zamanı yaratmaktır. Oysa göz göze gelirsin, bakar da gözüne kendi siluetin adına kıpırdarsın. Çünkü bu hükmün başına vurulan çekiç, sendeki “o”nun canını yakar. Sonra sorarsın: neden bu öfke? Sen, ne kendin kalmıştın, ne de o olarak gitmiştin aslında. Oldukça uzun yollar seçtin, gitmeyi gelmek sandın, yaklaşmayı ise gitmek. Oysa yakın adımsızlık ister. Adını karalamadan, uzaksız kalmalıydın.

Şimdi sahnede kanunsuz afişleme eylemi. Sözde öfke, sözde yen… kol kırık değil ki yen içinde gizli kalsın.

İşte bu satırlar yüz yüzelik olanağı kullanılmayan illegal bir denemedir. Aşüfte bir bahar, ne de olsa insanın başına hıdrellezler örer. Ateşler ekler. Serinleri yaratan vahalara böyle zamanlarda gerek var.

durmaz yaz(ar)
durma yaz ar

Diyorum ki; sana sen olarak seslenirsem sesimi sandığın gibi duyarsın. Sesim sandığındır kimi zaman ama sandık seni hep böyle kapsamaz. Emeğim kadar kalıcı başka nen var? Söylemle eylem farkları arasında gidip gelirken eprimiş bir doku mu bu?

Öyleyse:

Sırayı tahtaları dizerek oluştur. Senin gibiyim. Beni kırıp yakabilirsin, ısınırsın o zaman. Her kıvılcım kendi ateşinin kundakçısıdır. Bütün ağaçlar bu olguyu sezer ama söylemezler. Tercihleri, sıradan değildir. Söylemleri sessizliğin ederidir.

Zar yandı. Dumanı, sonsuzluğu tütsüleyen bir ayazdı. İlkyazdan olan, basit bir mevsimi, sen de yazmalısın. Oysa kandilinde yangın barındıran küçük alevler var!

Ve hâlâ kin: Tüm öz eleştirilerin, dışında kalma direncin. Her ne varsa, önce kendinden bilmelisin. Ormanın dilsizliğini kuşlarından başka kimse, tam olarak anlayamaz.

Varlığına yeni sahneler kur. Zakkum yığınlarının içinde çiçekleri unutarak, yol al. Sadece “ben” i sorgula ama kullanma. Ve serin sular, senin kendine yarattığın balıksız nehirlere akarlar. Hatta bütün balık fosilleri senin tarihini yazarlar o egoist nehirde. Bu, kendi seçimin olan yazgındır. Bu, senin ellerinde balıksız kalan oltandır.

Gittiğin sürece, yol da var. “Sen” deyip durmaktasın. Bu, yalan. Aslında sen “ben” deyip durmaktasın. Öylece kalmayı bil ki, yolda bir adım olmak yerine yolun kendisi ol. Bakışların doğası gereği içeriden dışarıya doğrudur. Bu, doğuştan var olandır. Yani ilkeldir. Kendini bırakmalısın. Gözlerinden başlayan bakış yolculuklarının, görme eylemiyle, eşyadan sana dönen sonuçlar olduğunu anlamalısın. Dönüşün hakkını ver. Senden dışarıya doğru görülecek bir şey yok. Görüp bileceğin ne varsa dışarıdan içe doğrudur. Dönüşler evrimin basamaklarıdır. Yanmakta olan veya sönmüş yıldızlar, galaksiler, gezegenler ve tümüyle kozmos, bu eylemin içindedir. Bu dönüş, öyle anlara ulaşır ki, dönüşüm başlar. Gerçek eylem dönüşmedir. Bu da bir başka döngünün başlangıcından ibarettir elbet. Varmak için başla, hiç başlamamış gibi var ol.

Sana öyküler anlatabilirim. Öyküler gezegenlerin uydularına benzerler. Bağımlı oldukları yapıdan daha küçüktürler ve daireleri tek bir çekime tutukludur. Gezegenden gökyüzüne bakanlar, onun çeşitli hallerini görürler. Bedeninden yansıyan ışık kırılmaları, türlü şekillere bezer onu. Ne var ki döngüsü, gezegenin tutuklusu olduğudur. Gezegen, bu duruma egoist bir ad koymuştur. Ona uydu der. Fakat gezegen de ona bağımlıdır. Ben özgürlüğün anlatıcısıyım. Ne tutuklu ne de tutuklayandır sözlerim. Sana öykülerden işte bunun için bahsetmek istemem. Uydu bile olsam özgürlüğü bilirim. Yörüngeyi anlarım. Onun dışına çıkarsam, ne sen kalırsın, ne de ben. Yol işte bundandır. Yokluğun anlamı bu.

Olduğun yerdesin. Ne çok uzakta, ne de yakın, aradığın her şeydesin. Ancak aradığın her şey, seni daha tanımlayamıyor. “Sen” deyip durma. Bu, yalandır. Aslında sen “ben” diyorsun ya… bu, senin yolculuğundur. Değil dünyada, galaksilerde bile yol alsan “ben” den başka “sen” bulamazsın.

Denizleri konuşalım seninle. Onun yapısındaki su da başka bir yol hikâyesidir. Bu yol sürekli bir aşağıya gidişin hikâyesidir. Zirvelerde var olsa da uzun veya kısa katedişlerin ardından çukurlara varırsın. Aşağılara birikişlerin öyküsüdür su. Onun için hüznün gözlerinde onunla beden bulur, aşağılara akar yaş. Hüzün aşağıların yolcusudur. Ve oradan başlamıştın sen. Denizliğini konuşalım. Birinci çoğul şahıslığını da konuşalım. Ardışık eylemlerin dalgalara benzer. Hep bir kıyı, hep bir koy ararsın. Çukurlarda birikmişliğin, kıyıya vuruşlarını hazmetmek istersin. Onun için dışına yönelirsin. Kıyıya vuran bir dalgadır hüznün. Oysa bir dağın eteğinin ucundadır o kıyı. Suyunu ona ser. Denize akışını izle yeniden. Çekilişini gör ki; dışındaki dağın, senden başladığını kavra. Denizleri konuşurum seninle, suyu bilirsen.

Öyleyse dağları da konuşurum seninle. Yücelikten değil. Bütünlükte seviye yoktur çünkü. Dağda sevgi de yoktur nefret de. Bunlar senin dışındaki şeylerdir. Sen artık dışarıdan bakıyorsun. Onlar, ardında kalmıştır çoktan. Dağı gördün mü? Sevgi de nefret de bütünü zedeler. Bunlar seni sürekli bir arayışa sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Dağı gördün mü? İşte oradasın sen.

Bense şimdi susuyorum. Ararsan eğer, suya dön, yeniden başla. Ben de başlarım yeniden, sesindeki “sen” ile konuşmaya.

SON

Bu dönüşüm belgeseli, burada sona erdi.

Mart 25, 2006

Ah




Ah bu bana kendini anlatan boşluk.

Ah kendini bilemeyen bu uçurum, bu bir uçkurluk bilmecenin temizlenme umudu.

Ah bu bana kendini diken boyun, ah bu boyunlara vuran kılıç benliğim. Ah bu düşen kelleler yerlere.

Yine,yine, yine, yine…

Ah bu ben kendimi nerelere koysam? ( bir Mazhar Alanson şarkısıdır bu)

Sen beni tanımazsın. Çekilsem sahillere, hayallerle.

Mi kursam...(diyez ve bemollerle)

(zor olsa da bir şarkı var, yerle gök arasında bir yerlerde)

Mart 21, 2006

Bu Kapı




Bu kapıyı kim açacak?

Bu kapıyı sen açacaksın.

Belki içini bir kürtaj kazıyacak, ama o kapıda sen olacaksın. Sen iki satırlık bir faili meçhulün kazıkazan umudu bile olamazken, o kapıyı. Açacaksın.

bu kapı o
o kapıda sen
açılacaksın

Herkesin soruları var. Egon sınırı geçtiğinde sen açılacaksın. Bütün kapılar kapalı kalsa bile. Geçip gideceksin. Ardında kimin umduğu var? Ama umurunda gölgesi kalmış bir de ar.

Merhaba bahar (nevruz)

Mart 16, 2006

Ne




[Ben]i okuyanlar, sizler dilimi anladığınızdan emin misiniz?

Jorge Louis Borges

Hiçbir şeyden haberleri yok. (genelde paranoya[k]lar için dünya kendilerinden ibaret)

Kendiyle bütünleşirken sorduğu bir soruyu anımsıyor. Anım…

An’ ı sormuştu…

“Ben ne yapacağım şimdi” .

Bak görüyorsun, kendimizle yapacak şeylerdir de yaşamak…

Ondan yazmakla yetiniyorum şimdi.

Hiçbir şey yapmıyorum yani.

Ne yapmalıydım sahi?

Şubat 24, 2006

Alt Yapı

Meselesi darp.

Vurduğunda şiddeti kurşuna eş değer bir tepkiye hazır olmalı insan. Ama hangi tetik, hangi vurgun, hangi mesele? Her gaip için bir saygı duruşu, sıkı yönetimce serbest bırakılan. Kıyıda bir midye var diyelim, teneke üstünde pişirip yiyelim.

Tükenirken tarih, hani usulca uyuyorken insan. Hafifliğin beklentisine geliştirdiği usa (ABD) da, aynı zamanda kendinden öncekine son verirken; doğru.

Bu mesele giyotine giden bilim adamını çağrıştırır. Gidince kelle varsa bilinç gözlerimi kırparım der. Kalırsa kelle gidişinde gözümü bile kırpmam ben.

Kısacası mesele harab.

Gözlerim nerede?

Kelle nerede?

Alt Yapı başımızı tutacak diyebilmeye; başka bir ülke kendini yaratamaz. Çünkü ülkelerin alt yapısında bütün sınırlarıyla global küspelere inanmışlık var.

Alt Yapı meselesi darp.

Diyemem.

Mesel b(a)har.

Şubat 16, 2006

Eskiler




Derler ki eskiler: Sen yürürsün ama mesafeden haberin yok.

Asırlardır aynı şeyi sayıklar egoizm. Sen yürürsün ama... mesafen yok.

Adını yol koyduğumuz ince şeritler aynı zamanda kaypak zeminlerdir. İnsanlığı kurtarmaya doğru yol aldığını gördüğümüz tüm ünlü patikalar aslında çoktan kapitalistleşmiştir. Çünkü biz gelene kadar her şey demokraside tükenir. Popüler pencerelerde hiç bir vadi yoktur. Vadi vadiyse yalın ve sessizdir ve bundan avam habersizdir. Onlar duymazlar. Kulaklarında kendi sevdalarının küpeleri...

"Dünya sen öyle olduğun için öyledir" de derler. Bu doğrudur. Öyledir de.

Koşmaya, uçmaya, gitmeye durursunuz gidip gidip uçurumlara ama, görürsünüz ki (görebilirseniz) ne uçurum öyle ne de uçmaya durduğunuz kesit (siz [s]iz)... izinizi sürerler ki; yok yoktur onlarda, randevunuzu kaydederler ve siz telefonun ucuna savrulursunuz. Ucube bir kesitin sizi otlattığı çayırları balo salonu sayarsınız üstelik de...

Ama biz açtık, bir damla su içtik??? Hayır öyle değil. Siz açtınız ama biz o bir damla suda egoizminizi boğduk. Bu da "hiç yerimiz kalmadı" demek.

Bu kesit yalandır. Bu kesit paradır. Bu kesit çıkardır. İçinde insanlık aramak safdillik.

Eskiler derler ki: Sen yürürsün ama mesafeden haberin yok. Aradığın köyü az önce çiğneyip geçmiş(tin)iz.

İz ağırlığın sonucudur. Hafifledikçe hissedecek(sin)*iz.

Sıradan bir hikayedir bu. Yıllardır şarkılara güfte olmuştur. Sesini savurduğunda kalbini aklına çarpamayan her kimse, onun telefonunu beklemiştir. Üstelik ödemiştir.

Yine de aynı hikayede buluşmak yeter.

*sin= mezar

Şubat 15, 2006

Antagonis




"ihanetin boğazladığı yabanıl kuşlar
sadakatin tutunduğu cennete uçar
‘gık’ ı çıkmaz kanatların
av saati başlar
oysa bahşiş gibi toplar
vurgunu av köpekleri
deli ormanın tabanından"

Ayvaşa


kadınlar unutur
erkekler unutur ve
bizler unutkanlığı hatırlarız

yeniden yazmaya başlar ki kalem
hokkalarındaki mor mürekkeple onlardan hep
usulca sokularak varsıllığa
ve asıl rezilliklikleriyle
kendilerinden bildikleri sofralara aç

oysa aç bir kurt
bir benliğin ısındığı gaz yağı
gibi çokça sömürülmüş örümcek ağları
gibi kavrularak öz sularına
kalem, kal, hiç

ağrılıdırlar
ve saldırırlar önüne gelenlere
usulca sokulanlara
yanlarında bir şeytanla
ısınır yatarlar sol
taraflarına dayanarak
uykularının bölünmesine karşı soğuyarak
sağladıkları kuralsızlıkları
işte buralardadır

‘gık’ ı çıkmaz kanatların
av saati başlar
oysa bahşiş gibi toplar
vurgunu av köpekleri

Şubat 13, 2006

Küçük Balad



Geri dönmeyi hiç ummadığım için
Küçük balad, sen git
Toskana’ ya, yumuşak ve hafif,
Doğrudan kadınıma,
Nezaketi gereği
Saygıyla o karşılar seni
Guido Cavaldanti

bebeğin
nezaketi gereği başlar yürümeye
sen git, o kalsın
böyle iyi
kaçıncı senfonide ölmüştün sen?

kaç kez ağlamaklı olunur
bilinmez ki
nefesiyle büyünmesi gerek
ağladıkça sen, fon
o ciğerleri gelişen yiğit
bir kısrağa binmeli
kaçıncı senfonide sen ne bilesin?

sen git, çocuk kalsın
ey bulunmaz vakitlerin yolcusu
ey karmaşık vadilerin bülbülü
geceye dikildiğinde
ya nezaketin genleşecek
bil ki özgürsün artık
özlediğin uğraşların için ya
bu kaçıncı senfoni
bilemeyeceksin artık

böyle iyi
artık avunman sahnenden
nezaketin gereği
iki yönlü bir yol olsun
birine gökten kırmızı bir elma düşsün
diğerine “pardon” kalsın ikilik

meğer ki sözdür söyler
dildir besler
affedersin

Şubat 07, 2006

Kimlik



“Nasıl bakarsa sürüye dağdan bir canavar,
pencereden dışarıya öyle baktım.”
Arif Damar


ihanetin boğazladığı yabanıl kuşlar
sadakatin tutunduğu cennete uçar
‘gık’ ı çıkmaz kanatların
av saati başlar
oysa bahşiş gibi toplar
vurgunu av köpekleri
deli ormanın tabanından

yaz saati
kış saati
derken geçer mevsim

“Nasıl bakarsa sürüye dağdan bir canavar”
öyle bir tehlike içindedir (k)imlik

Son Uç



Sonuç olarak cogito’ nun sadece iki düzeyde var olanlara nakli vardır ve varlık' ın özü kendisine büyük ölçüde meçhul kalandır.

Sonuç: Bir Antinomi.

Böylece, bugün kendimizi bir antinomi (çelişik iki önermenin oluşturduğu dizge) karşısında buluyoruz.

Sanırım yıllarda saklıdır her şey, çok uzun süredir yapılıyor olmasına karşın felsefe içinde kuşkulu olmayan bir şey bulamadığımızı, bir konu üzerinde, yalnız birinden fazlası asla doğru olamayacağımız durumlarda öne sürülen birçok görüş olduğunu biliriz. Üstelik öteki bilimlerin de ilkelerini felsefeden aldıkları için kuşku ile düşündüğümüzü söyleyebiliriz. Ya kendiliğimizi böylesine büyük bir kuşkunun içinde bulunca ne yaparız?

Çaresizlik… Nasiruddin Tusi kendine göre bir kestirme yol bulmuş.

"O kavimler ki hakikî yolu buldum sandı / ermeden doğru yola hepsini susturdu ölüm / öyle bir ülkede ki halletmedi bir kimse onu / vurdular hepsi düğüm üstüne bir bir başka düğüm!'"

Benim yolumda sanılan şiir midir? Sığındığım, sağıldığım şiir midir?



Kendime sözlerimdir:

Kendini bir varlık önyargısından kurtar! Belli bir soyut sözcüğün (romantizm) tek bir töze uyması gerektiğine inanma! Her şeyi kapsayıcı biçimde görebileceğin bir iç görü (vizyonsenschau) yoktur. Ama bu seni karşıt bir noktaya sürükleyip bu hataya da düşürmesin: Çok derinlerde önceden kurulmuş bir oyun olduğu ve bu oyunun bilinen yanlarının bize çift anlamlılık ve alacakaranlık içinde açık olduğunu unut! Önceden konulmuş böyle bir oyun yoktur.

Yalıtım (Isolation) önyargısından sakın! Ne Platon'dan beri rasyonalistlerin kabul ettiği gibi özel bir var oluşa sahip geneller (Universeller) vardır; ne de nominalist ve empiristlerin inandığı gibi sadece tek tek şeylerin varlığı söz konusudur. Genel ve tekil, sadece çok yönlü bağımlılıklar içinde ortaya çıkan anlam ve varlıklara sahiptir “her” ler.

Yalınlık önyargısından sakın! Bizlere basit görünen şeyler, çoğu kez, oldukça karmaşıktır. Bu nedenle, bizler karmaşık şeyleri basite parçalayabiliriz; ama buradan en basit öğeye kadar gidebileceğimiz sanılmamalıdır. Fiziğin atomları da, Locke ve izleyicilerinin insan düşüncesinin kendilerinden oluştuğuna inandıkları "basit idealar" da, aslında son derece karmaşıktırlar.

Sözde-özdeşleştirme önyargısından sakın! Olgularda değişik olan şeyi özdeş görme! Benzerlik ya da analojiyi özdeşlikle karıştırma! Madde=yer kaplama, felsefe=tarih (Croce), mantık=matematik (Russell), düşünce=dil (dil çözümlemecileri) gibi eşitliklerin verimli ve öğretici oldukları doğru olsa da, bu gibi eşitliklerin yanılgı içerdiklerini unutma!

Kesinlik ve geçicilik savlarını bir yana at! Evrenin yapısı üzerine a priori zorunluluk taşıyan önermeler konumlayabileceğine inanma! Böyle bir şey olsa olsa, tanrısal sezgiye sahip bir kavrayışa sahiptir, sonlu insan kavrayışına değil! Söyleyeceğin her şey geçicidir ve gelecekteki deneylerce düzeltilir ve bilginin ilerlemesiyle değişir. İlerle, yanılmak uğruna bile olsa, ilerle.

Her defasında şunu göz önünde tut ki, sen sadece tek bir açıdan hareket edebilirsin, oysa mutlaka başka seçenekler de vardır!

Her şeyden önce de, bilmediğin şeyi bildiğini savunma ve fantastik, romantik ya da tümüyle anlamsız düşlere kapılma!

Kendi metafıziğinin ilk felsefe ya da temel bilim olduğunu sanma; tersine, aynı savı güden öteki üç disiplini, yani; mantığı, bilgi kuramını ve felsefı antropolojiyi düşün! Metafizikle birlikte bu dört disiplin göreli bir bağımsızlık içinde olmalıdırlar ve buna karşılık aralarında çok yönlü bir ilişki bulunmalıdır. Bugün düşünürün görevini her zamankinden daha güç kılan nokta da budur.

Benliğin bu mudur?

Artık yazılarında Heidegger, dilin insana ait bir şey olmadığını, tersine insanın dile ait bir şey olduğunu öne sürer; bu anlamda insan dili değil dil insanı konuşuyordur. Yani, Heidegger’e göre geleneksel olarak savunulanın tam tersine düşüncenin dili belirlemesinden çok dilin düşünceyi belirlemesi söz konusudur. Belirle. Konuştuğun kadar mısın, yoksa konuşacak mısın?

Artık değil… Yarısı ki yarın, dünya senin sessizliğindir, yarın.
Um ki; sözlerini sen değil de dostlarına göndersin dostlar "bir dost" olarak. İsimsiz bir dost olarak. Evlat gibi koksun buran buram. Evet koksun evlat.

Evrende tekrar etme ve yenilik vardır. Tekrar dene…

Masum ve asi cümlelerle, ne yaptığını bilmeden neden yaptığını sormamalısın artık!

yorgunluğumu bağışla
yağmur kara dönmüş
soğuk ezelden gelip
ebedine giden olmuş hep
sözde savaşçı bunlar

ve hepsinden habersiz kışların
eskiden kıyısında martılar uçmazdı diye
deneyimini çok görme
körlük iyidir el yordamı
gözlerinde bileklerinin mil çekmişliği var
acı
sözle savaş

göz kapaklarında din
dinlen artık
imansız dünya
şiirde her zaman beşinci tekil şahıs var
ama şiirse gerçekten
gerçekten şiir
dua et ki
geçti hep

Şubat 03, 2006

Bu Sefer



"Gönül verdin derlerdi o delikanlıya
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın
Hala dağları karlı Erzincan'da mısın
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın
Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda
Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye Abla"

Ahmet Muhip Dıranas

O yazsın... tüm tarihler adına!

Ocak 17, 2006

Sadece Zaman




haydi bekle
sen beni bir kümeste
yılgın atların nal darbelerinde
yitirmiştin

grip sorun değildi ama
sahteliğini sunduğun virüs de hani
konuşmuştu yeterince
kuşunu yitirmiştin öncelikle

tek toynaklı bir risk taşıyorduk
çok oynak tek yüzlülük bir de çoğulca

sadece zaman
onları kendine vurduğunda
ben yelkovan olacaktım
kimseden bahsetmeyecektim
hâla da öyle

bekle haydi
zaman böyle geçer

sabahı sabah ettiğimiz içimizdi
içinde kıvılcım tutunan kayalarda
yılgın bir sabahçı kahvesine rastladı
içinden çağdaş çırpınmalar ile geçen içimize

geçiyorduk
uğradık
sadece zaman ebe
sadece

seni balık sanmışlardı
gavsomanda kırmızı varmış
teleklerinde ateş yakmışsın hani
ateş seni savunmamış
yanmışsın
kimin umrunda ya

uçup gittiğinde
kalan
sadece zaman
bir uçucu yanmış
kimin umrunda kavrulmuşluğun halveti

Ocak 15, 2006

Yaz




Kimi yazıların parçası bile bulunmaz nitelikte. Çok yüksekten savrulmadan önce dağılmaya başlamış bir kar tanesi düşü, belki de düşüşü. Ağırlığınca salınacak, eridikçe genleşecek bir damla su nihayeti. Bir öncelik hakkı. Bir sıradanlık hikâyesi.

Sanatını dudaklarına oyan dülgerin öznesi nerede? Birinci tekil şahıs mı, ikincisi mi yoksa? Bana göre hiç biri değil...çünkü. Bütün işaretler olumsuz. Küçük bir yarış yapsın bizimkisi, hemen sırnaşma katipliğinin odağı oluverir. İşte o zaman özne belirginleşir. Herkese bir "selam" herkese bir "klarnet". Ben önceden bilirim. İkinci çoğul hali. Ne çok bilirim. Ne cahilce şu benimkisi...

Varoluş yeterince var olabildiğinde sana seni getiriyor. Yokoluş yeterince yok olabildiğinde bana beni... vicdanı azabından kurtarabiliyor. Bu gece rahat hiç değlse. Artık suç çoğul ünvanını kazanıyor. Oysa beraatimi hep bildim. Aslında suç falan da değil, çocuk çocuk oyunculuk hepsi.

Yırtılan sokaklardan geçerken filozofu anmıştım geçenlerde.

"görkemin iziyle şaklat kırbacını
ve konuş
kurbanın hırıldayışıyla nefesinde
kıvran ve sus" (Meraklısına ben.)

"Bir koru rüzgârlandı göğüs boşlugumuzda sanki
Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
Yani her soluk alıp verişimizde bizim
Bir mekik gibi kalbin
Bir mekiki gibi kalbim
Işleyip durdu bu yitikliği yeniden. " (Edip Cansever/Bitti O Sevda)

Garip bir karışımın içine atılır sonra karman çorman olursunuz. Herkesin çorbası kendinedir ama kahredici olan, kaşığı kırandır. Dibi tutmuş tencerenin içine hepsi yaraşır. Bu hazin ve leziz bir öyküyle kendini ihbar eder. Ederi de işte böyle anlarda mozayik pastanın kremasından arta kalanlarda gizlidir. Yani parmakta.

Yala dilim... bir kurbanın gırtlağından uzarsın.

İstersen yaz...kimi yazıların parçası bile bulunmaz.

Ocak 06, 2006

O




hepimizin içinde
ama
görünmez
âmâ

sıradanlığı kabul ettiğimizde işkence
kör olacak gibi
çözülmemekle yetinelim
ruh mu ateş
yoksa o gözler mi yıldırımın ruhu?

ne der eskiler
"ruh gözlerde ikâmet eder"

Ocak 02, 2006

Bir Konu Üzerine Düş(ün)düm




kurşun kaleme benzemiyor
denedim
ve zafer
hayat kalınca seslenebiliyor
ne savaşarak yazılıyor
ne yazılarak savaşılıyor
ölüm

belki bilirsiniz
bu bir dahası kadar her
o her dahası kadar geç çatışmalardan

denedim
tüm acemiliğimle şöyle demiştim:

"yabana sevdaladım hasretimi"
ama savaştan sonraydı
önce tetiğin bilgeliğine danışmıştım

insan tek başına bu kadar
hayat kalabiliyor
ta ta ta taaaaa...

Aralık 30, 2005

Ve




Her hayat kendi çiçeğini açar.
Mutlu yıllar çiçek.

Bitmemek Daha Çok




Yorucu bir yolu var. Ama değer. Sonunda ısınıyorsunuz, kendi kemiklerinizi yakarak. Daha ne olsun? Dahası delice bir yargı. Aynştayn' ın dediği gibi delilik: Her defasında aynısını yapıp, bu defa başka bir sonuç beklemek.

Bitmemesi çok daha doğru çook. Ağır hayat, hafif gerçeklik. Harika...

Ki bitmesi;

olguyu öznelleyenler olduğu için
özneyi tüzelleyenler de
biçim biçim
her seferinde ki
seferindeki gibi
denizci
aynı sonuç aynı keder
gerekecek
bitmesi

Bana devrik bir cümlenin iktidarından bahsetmeyin. Küçük dilinize mil çekmem gerekebilir. Bana varlık için düştüğünüz iktidardan bahsetmeyin, inançsız girdabınıza düşmem gerekebilir.

Bitmemek daha çok, söylenecek çok sözden vazgeçmek demektir.

Kişi değil, kimlik değil, kimselik değil.

İyi yıllarınız olmasını dilerim. Başlamasını değil, bitmemesini kutlayacağınız yıllarınız olmasını dilerim.

Eminim çoğu zaman yalnız hissediyorsunuz. Ama yalnızlık bu değil.

Mutlu yıllar insan.

Aralık 26, 2005

Başlamamak ile ilgili


başladığımız yerde bittik
aynı zaman aynı hikaye
insanın bıraktığı yerden başlaması
başladığı yerden bırakması
bu mu acaba?

Aralık 13, 2005

Hastalık Kapma Sanatı

Ben de yolcuyum biliyorum.

Hangi kalbin esrarına saplanıp kalmış ki yılışık arayış? Bu gün bir meze rakılık, yarın bir kızıl başlı ejder mağarası. Kaçamakların hainliği, pusuların zevzek mermileri ile eğlenen gösteri merkezleri. İklimlerin değiştiği kırlık zamanların içinden geçip, yaramaz çocukların arsalarına doğru; yolcuyum ben de, biliyorum.

Tutunun ama öylece bırakın: Şartım bu!

Kendine yalancı insanlığın gözlerine bakmıyorum artık. Onlar “hah hay, lay lay” bu bahar kırmızı o bahar semiz lüfer oltalarına asılacaklar. Evet, tutunun ama öylece bırakın:

Şartım bu!

Bir satıra elimi dokunsam da beste olsa demiştim. Şarkıların böyle satırlardan ezgilenmediğini bilmiyordum oysaki.

Şimdi biliyorum.

Artık ince bir sicim bulabiliriz. İki ucu iki ayrı tepeye gerilecek. Ve yürünecek, yürünecek, yürünecek…

yolculuğumun farkındayım
ne “bir ceviz ağacı gibi”
“Gülhane Park’ında”
ne de masalarda yalanlanan
geçitlerin çarkında
küçücük bir im benimkisi

Özgürlüğünü bilenlerin yoluna kafes konmaz. Ama ne yazık ki kafesteki hayvanlar da mutsuz insanlar da.

dileniyorlar kendi tutukluluklarına
yemlikler ah yemlikler
yetmiyor kimseye sulanan otlar

“Bütün sadakalar merhamet yüzünden verilseydi, dilenciler açlıktan ölürdü” diyor ama Nietzsche.

Bir şiir yeter pencereme. Cama dökülen harflerden geçen bakışlarım tüm denizlere yeter.

CAM SALTANATI

/ Ilgın ağaçları masal anlatmaz
Deden sana yalan söylemiş /

Bilen beri gelsin
Irmakların ne’ye yandığını
Ve kocaman adamları korken bağrına
Toprağın neden ağladığını

- Destanlar doğru mu söyler?

Bitti sevda kuşatması
Annesizdir kristal kalbim
Bir kez solumda atar
Bin kez yolunda…

-Ahh şarap olmaz, ezilmeyince üzümler…

Yolum da yol değildi hani
Sızımda aklandı aşk, eflâtun yitti
Papatya ağaçlarım olsun isterdim
Bir bardak okyanus içmek ellerinden

-Gerçeğin elbisesini, hangi akıllı diker?

Geldiğim ve gideceğim gibi
Çıplaksa yalanı bile sevdim
Kırılmaktan geçtim nihayet
Hiçlik kapısında sıramı bekledim

-Beni uğurla…

Esra Güzelipek

Bu şairlik denen şey, sanırım hastalık kapma sanatı. Veya hastalıklı derecede bir başkası olabilmek.

Aralık 08, 2005

Anlam Hasatları

Irmak orada. Ağırdır bu yollar. Ama unutmadan önce unutulmaya razı biri daha var. Ziya kendini haklı çıkar. Işığında kendine kavuş artık.

Telaşlı kalabalıkların iç duvarlarına tutunuşuna aldırmadan ilerle, dehlizlerin içinde sıkıca tuttuğun eller, sıkıca kavradığın o eller, evet onlar, hafiflikle yön verir ruhunun girdabına.

Diğerleri kendi dışındaki sen, sense içindeki diğerisin.

Kurtulmak istediğinde dışına çık, orada bir sen bul ve elini tut.

Seçim sensin.

Diğerleri seni kendileriyle kutsadıklarında sen de kutsayacaksın kendini.

Düşler gerçeklerin eskizleridir. Herkesin tutabileceği kalemlerle, herkesin yapabileceği resimlerdir. Yaşamın istinası yoktur. Silgi de kullanılmaz, olağanüstü kusursuz resimler yapabilirsin.

Yalnız sen, ne denli istesen de kâbusta kalamazsın, tefekkür evinin taş duvarları eridi artık. Sonunda açıktasın. Eylemine devinim ver. Evrenine yuvarlan. Kuyrukluyıldız yörüngelerinden çıktın. Artık tarlalarda hasadına yönelmiş bir buğday sapısın. Ekmeğini bulacağın kapılarda harmanlansın tozların.

O uzaktaki güçlü sesin haykırdığı cesarete yakınlaş ve güven; açıkça görmekten ve görülmekten korkma.

Aralık 03, 2005

O Orada

Uykusuzlukla boğuşan
O orada bütün uykuları satan...

Uzunca bir zamandır insanı anlatan.

Kasım 23, 2005

İşte Bu Mavi Su



Uzunca bir zaman geçtiği söylenir.

Hâtıranın ardında kalan bir fona salınır us. Bize sunulan hangi zamanı silebilir uyuşuk girdaplar? Hiçbir şey yok ki, yanıtsız kalsın oysa, her şey yanıtsız bir anlamda. Ağır ağır dönerek çekildiğimizde aynı fona salınır döner iç içe ya, mavi su.

Uzunca bir zaman geçmiştir.

Hatırlanası öyle çok an birikmiştir ki, kısaca unutmaya kaçar yüz. Diğer yanında perdenin, farkındalık adına işlenmekte olan bir suçun mahcubiyeti. Bir diğer yanda aynı konu aynı mesele, yazıtların dizildiği Atlantik kıyıları, Santa Clara’nın memeleri.

Uzunca bir zaman…

Erdemleri üzerine serildiği topraktan alan yaprak; evet uzunca bir zaman, evet yıkıntı bir orman gibi, evet son güz, son yüz, son ağıt.

Uzunca;

Bir birikimi olduğundan değil, kısaca bulanık bir suya dokunan şamanın bildiği o dönüşümden.

sadece içimizdeki denizdir yüzdüğümüz
içindeki bizliğimizin kaldırma gücü
ağır ağır dönerek çekildiğimizde aynı fona
üç beş dize sığar
salınır döner iç içe ya
mavi su
işte bu

Kasım 21, 2005

Boyut



Ayrılık sonrası yeni birliğe doğru kısalırken zaman;

İç yüzümü sana döndüğüm anlarım var. Kısa hüzün nöbetlerine izin veriyorum içimde. Geçecek biliyorum. Geçecek ayrı kaldığımız bu zaman. İşte bak incelmeye başladı bile vakit. Sana özel o bakış, o tılsımlı urağan.

Ayrılık sonrası yeni birliğe doğru kısalırken zaman;

Tenin, gözlerin ve yüzündeki melekler var. Küçük endişe titreyişleri yüklenmeme izin veriyorum. Geçecek biliyorum. Geçecek ıssız yaban gecelerinde biriktirdiğim o anlar. İşte bak kırılmaya başladı bile gece. Sökülüyor bağrım gibi tan, göklerin nefesinde durağan.

Ayrılık sonrası yeni birliğe doğru kısalırken zaman;

Hâlâ o yabancı kenttesin.

Türlü uğraşların olacak, belki bir bildik yara daha. Sonra yemek bitecek, şöyle keyifle tüterken kahven, iç yüzüne dokunacağım. İşte o an duman kokacak.

Bil ki:

Ben, O, tanıdık; çocuk sevinçlerine neşe ateşlerinde yanan…

Kasım 19, 2005

Yol Yorgunu



nefes nefese
vadilerin dumanlı kıyılarından
geçtik
saçılmış
adressiz koyaklara

yol yorgunu yüzleşmelere
sarıldı sisler
dertop edilmiş yeşilinde mevsimin

vadilerin dumanlı kıyılarından
adressiz koyaklara
zaman gibi
başka bir dilde
başka bir sezgide
direndik

Kasım 15, 2005

Sıradaki




benim bir sevincim var yüzün artık akşam
bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam
Turgut Uyar


yine de öncesi var
bulutlar, mavi ve kuşlar

yine de gece geçer
yorgunluk, karanlık ve aylar

yine de yaşamak direnir
sancı, an ve zamanlar

benim de bir sevincim var sakınılacak sabah
kuşların göçe toplanışı ne zaman göğe baksam


kısa süren gürültüler
rayların üzerinde kaybolan vagon

incecik bir akşam
incecik an
sırası geldikçe sonsuz
bezirgân bülbül yamaca doğru
bir

sıradaki ile
sıradan

Kasım 09, 2005

Ağaç Perdeler




sesinden bir şiirim oldu
hiç tanımıyorlardı seni
ezgini bir lir eşiğine koymuştun
kundağını aralayıp baktılar

kendini duyurdukların hep aynı şeyi söyledi
çok derindeydi sesin
uzun yollar kendini gecelere bırakır ya
işte öyle ağladı günlerin

artık büyüdün
gölgesinde görkemli ağaçların yetiştiği
bulutların ışığısın
sıkça karanlıkları aralayıp
fenerlerle bakıyorsun bana
agaç perdelerde

Kasım 01, 2005

Düşünce Mevsimleri



Saçak döven yağmurlara.

Sizi hangi kıyıya savurdu ganimet, böyle akşam akşamsınız? Ağırlaşmış omuzlara yüklenen yağmurdan ibaret düşüncelerin sakıncası yok, siz sayılabilirsiniz.

Sizi hangi fener aradı derininde, böyle upuzun sahiliniz. O kargaşa ki, kimi zaman sütliman görünen bir deniz. Böyle birsiz. Başımızdan geçip giden kuyruklu yıldızlar…


Huylu huyundan vazgeçer mi? Yağmur yağmaktan, sis sarmaktan, azot ağlatmaktan, vazgeçer mi? Kalemin de görevi bu.

Yağmayı, kandil seyrinden ayırıp, acı adına toplayıcılığa kalkışmak normalse de, korsan işidir ve böyle bir hakkın platin yüzeyine ıslak resimlerle yapılmak değildir. Örneğin Irak, hani barış George?

Ezerse tank, ezer bedeni; hangi yasa bu kibar kalıbın ünleyeni olacak? Bulanık bir usun yorgun kalplere bakıp bakıp gülümsemesi gibi dönüşür protez, işte ilk kurbanlar. Ve o an ezemez tank, ezemez bedeni; yasa, kibar kalıbın ünleyeni olur. Örneğin o “yasa dışı” direniş.

Yağma, seferden ayrı görülmemeli. Beklemek için eskimeyi göze almak; şu dünyanın yaşamak uğraşından başka ne ki? Gözler illa yolda ama, yol sanılan gözlere sürme yerine “hiç” çekmek de mümkün. Örneğin, 1992 de bu gün Vatikan, dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Galileo'nun haklılığını ancak teslim etmiştir. Batılılaşmak için sabırlı olmak gerekir. Sabırla itinayla beklenir, Lozan’ da olmamıştır ama şimdi bir daha denenebilir. Böl parçala sat, yap işlet devlet. Biz yemeyiz George ve emperyalist sülalesi !

Ah! hangi kıyı kim bilir?! Ki bunca bakış adına bu ganimet ve dansöz denizler. Çağdaş cesaretlere alıştırılmış esaretler, yeminler, sürüngenlikler.

Saçak döven yağmurlara.
Bir daha.

Bir gün dalgalara kıran çekerse erdem, denizi küçültür bizliğimiz. Boğulmak eğer böyle bir karanlığın çamuruysa, güneş bütün denizlerde maviye soyunmuş simlerden ibarettir.


Keşke; ganimet sadece korsanın olsa, ama artık bütün kıyılar korsana vurur olmuş. Korsan kıyılara güneşlikler konmuş. Turizm patlamaları havai fişekleri ateşliyor. Bulaşıkçı yevmiyesine “bir hafta her şey dahil” tatiller, gel gör ki sahil şeridine girmek için Şengen Vizesi gerekiyor.

Bu bitmemiş bir savaş. Direnişi, eylem yakmaktan ibaret, orada ne aşk var; ne kin… Sadece yaşamak zafer. Yaşamak, yaşatmak.

İşte hain kodlarla ölümsüz duygulardan bir sunak: Hergele biraz.

Her gelene biraz.

Kurban, düşünce mevsimleri.

Ekim 22, 2005

Sürüyor Sıradan




1945 senesinde bu gün Fransa'da kadınlar, ilk kez oy kullanma hakkı elde ettiler. Bizde ise bu hakkı kadınlar 5 Aralık 1934 günü kazanmışlardı.

Kadınlarımıza bu hakkı veren zihniyeti aynı kadınlarımızın çocukları dışarıdan gelen eller ile 1999 senesinde yine bu günde infaz ettiler. İnfaz edilen ise öğretim üyesi ve gazeteci yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı idi.

Aynı günler ve aynı günlerin düşündürdüklerinin ardından;

hepimiz alaşmıştık o merdivenlerde
hepimiz uçurumları tanımıştık
bu birimizin eylemi değildi
söylemi de

soğuğun katıldığı an değildi bu
ateşin kavurduğu o vadi de
siz isleniyordunuz kendinize
yanılgı bizim suçumuzdu belki
yanıldığında dumanlar
sınadı bizi sizliğinizde
vurdunuz

bırakmak gerek
bu ocak düşkünlüğünü
bu dağ kaçkını karanlığı baykuş seslerine
yaktınız siz

sizi bizden ayrı tutan bir su vardı
bizi sizinle sürükleyen bir de nehir
ama şimdilik
boğulmak diyordunuz buna ya
ya siz
iflah olmazlığınız
biz buna dağ dedik
ne bileceksiniz
ya

nefesimizi avuçlarımızdan koklarız
biz buharlarız satırlara
onları koklamak için dizelerin içine
sizinle
gömülür ve yarın diğerlerinden olan başka bir günle hep
unutululan bu benzer zamanların taçlarında
baharları anımsarız
çiçeklere bezer gibi hepiniz
diyen bir umutsuz ses duyulursa
sizin sanmayınız

ama şimdilik
hepimiz alaşmıştık o merdivenlerde
ya
hepimiz uçurumları tanımıştık
bu bizim eylemimize düşmüşlük değildi
ya
söylemi şiir karşılamaz
dağlarda buzul eksik
mi
lavlarda ateş de öyle
mi

gelenekçi şairlere soralım
dergi, kitap, fuar falan derken
en iyisi iki kadeh atıp unutsunlar
varlığa adam olsunlar söz ile
en verici olsunlar
en “ver” olsunlar mesela
o da gelenek olsun
yani geçmiş yani bayat
gelenekçi
boş verin cami duvarı diyelim
eceli gelene

bulutlar yalan söylüyor
açık bir dünya için dönüyor eksen
görmek için bakmayı silmek gerek
sundu sunak serseri dönmeyi
bilmek gerek

kan yetti can çekti
sundu sunaklar bitmedi
iching yasası
metin olmalıyız
celallenmemeliyiz

ateşi rüzgar
mevsimi küçük bir köy sildi
şehirleri başlattı böylece anakentler
umdu
karabasan korkulardan savrulan fırtınaları
siyaseten

Ne işiniz var sizin böylesiyle, zalim, katı, acımasız, gecelerin pencerelerinde. Önemli bir suç gözlemciliği. O görür ve gördüğünü de söyler. Ama yakalanan bazıları bundan hiç hoşlanmaz zeytinyağı olmak ister. Sonra sözde nutuklar, nutuklar tutuklanır.

Ne işiniz var sizin böylesiyle.

Gidin…


O der ki:

hepimiz alaşmıştık (-0) merdivenlerde
hepimiz uçurumları tanımıştık
bu birimizin eylemi değildi
söylemi de



El belli eli işletense, işte söze oraların kadınlarıyla başlamıştık.

Ekim 18, 2005

Yazdım




bir kırlangıcın peşinden
yürüdü
adımlarına kanatlar düştü
düştün
o yürüdü

eski bir berber dükkanı
üç dilenci çocuk
yerde birkaç damla kan izi
geçti
düştün
bir çocuğun kalbi kırıldı
o yürüdü

bilemedi
başına yağan yağmur muydu
kuşların çırpınan gölgeleri mi
bir telefon çaldı
dağıldı
düştü
o

kumlara bir dal ile yazıldığı belliydi
sahte bir kalem gibi tükenmiş izleri
toplayıp hokkama doldurdum ben
yazdım
bir mecburiyet hissi
bütün bir mevsimin neyi varsa
biliyordum
sakladığı içinde neyi
varsa yazdım ben

güneşle günler yazdım
yıldızlarla geceler
sevdalı ayak izleriyle ıssız yollar
yeni başlayan aşklarla umutlar
maceracı kıyıları öpen yakamozlarla düşler
yazdım

kırlangıçlar göçlerini erteledi
kanatlar bütün bütün toplanıp açıldılar
acemi bir şiir gibi bölük pörçük
detone seslerin bitiremediği
bir vadiyi seçip koca kentler kurdular

her şey sahile varan bir bulvarın bittiği yerde
kumlarda başlamıştı
bir kırlangıcın peşinden
mevsimler geçti
yazdım ben
şimdi kış geldi
ama yine geleceğim
yazdım ben
yazdım çünkü

Ekim 15, 2005

Bitmedi




Bu deniz
Gaçaaar...

Gel ey seher!

Ekim 12, 2005

Kalmalı











burada kalmalı
sıradan mahcup sade
burada çevrilip kızıllığına yaz çiçeğinin
geniş zamanlı ufkunda
kalmalı kimselere görünmeyip

altından zaman çekilmeli
gerekirse dişleriyle çimenin
gerekirse buradan sade
sıradan mahcup bir depremin
kalmalı harabe

er zaman der zaman
lâf-ı güzel
kal harab
ama olmalı böyle