
“Yüreğin gerçeğini özleyen, arayan, hayatın getirdiği problemleri çözmeye çabalayan, şeylerin ve olayların özüne ve kendi varlıklarının içine nüfuz etmeye çalışan sorgulayıcı zihinler vardır. Bir insan sağlam şekilde muhakeme eder ve düşünürse, bu problemleri çözerken hangi yolu takip ederse etsin, kaçınılmaz şekilde kendisine dönmeli ve işe, kendisinin ne olduğu ve içinde bulunduğu dünyadaki yerinin ne olduğu probleminin çözümüyle başlamalıdır.”
G. I. Gurdjieff
Son Zar
seni ellerimle savurduğumda
bileklerimi öpmeyi öğrettin bana
ben kendi(siz)liğimi bilirim
iz ki bu çok bilinen rüya
tiz ki bu kendine yoksul anlam
zar sırasını bekleye dursun
sır durma(z) yaz(ar)
Hangi bilgiyi bana dikte edebilecek o bahar? Ditrambos rahibeliği; ne var ki, artık geçmiş bir yazgı. Artık kendini kandıran liderlere, kendileri gibi kanmış zavallılık hüküm sürmeyecek. Kan hükmünü sürdüremeyecek.
Yine de yolunu süreceksin, çünkü başka bir var oluş bilemezsin. Sözlerini, o “sen” say ve bil bakalım kimler seni duyar? Benim duyduğum kavram dışı, kısa devreli yaratıklar. O denli basit yani. Basit olan, neden sen değilsin diye bu direnişi kırar gibi davranacaksın… yinelemek gerekir bunu: Benim kadar sen de basitsin. Özündeki kaypak iktidar hırsını gizleyemezsin.
Gerçek aydınlık, zamanı yaratmaktır. Oysa göz göze gelirsin, bakar da gözüne kendi siluetin adına kıpırdarsın. Çünkü bu hükmün başına vurulan çekiç, sendeki “o”nun canını yakar. Sonra sorarsın: neden bu öfke? Sen, ne kendin kalmıştın, ne de o olarak gitmiştin aslında. Oldukça uzun yollar seçtin, gitmeyi gelmek sandın, yaklaşmayı ise gitmek. Oysa yakın adımsızlık ister. Adını karalamadan, uzaksız kalmalıydın.
Şimdi sahnede kanunsuz afişleme eylemi. Sözde öfke, sözde yen… kol kırık değil ki yen içinde gizli kalsın.
İşte bu satırlar yüz yüzelik olanağı kullanılmayan illegal bir denemedir. Aşüfte bir bahar, ne de olsa insanın başına hıdrellezler örer. Ateşler ekler. Serinleri yaratan vahalara böyle zamanlarda gerek var.
durmaz yaz(ar)
durma yaz ar
Diyorum ki; sana sen olarak seslenirsem sesimi sandığın gibi duyarsın. Sesim sandığındır kimi zaman ama sandık seni hep böyle kapsamaz. Emeğim kadar kalıcı başka nen var? Söylemle eylem farkları arasında gidip gelirken eprimiş bir doku mu bu?
Öyleyse:
Sırayı tahtaları dizerek oluştur. Senin gibiyim. Beni kırıp yakabilirsin, ısınırsın o zaman. Her kıvılcım kendi ateşinin kundakçısıdır. Bütün ağaçlar bu olguyu sezer ama söylemezler. Tercihleri, sıradan değildir. Söylemleri sessizliğin ederidir.
Zar yandı. Dumanı, sonsuzluğu tütsüleyen bir ayazdı. İlkyazdan olan, basit bir mevsimi, sen de yazmalısın. Oysa kandilinde yangın barındıran küçük alevler var!
Ve hâlâ kin: Tüm öz eleştirilerin, dışında kalma direncin. Her ne varsa, önce kendinden bilmelisin. Ormanın dilsizliğini kuşlarından başka kimse, tam olarak anlayamaz.
Varlığına yeni sahneler kur. Zakkum yığınlarının içinde çiçekleri unutarak, yol al. Sadece “ben” i sorgula ama kullanma. Ve serin sular, senin kendine yarattığın balıksız nehirlere akarlar. Hatta bütün balık fosilleri senin tarihini yazarlar o egoist nehirde. Bu, kendi seçimin olan yazgındır. Bu, senin ellerinde balıksız kalan oltandır.
Gittiğin sürece, yol da var. “Sen” deyip durmaktasın. Bu, yalan. Aslında sen “ben” deyip durmaktasın. Öylece kalmayı bil ki, yolda bir adım olmak yerine yolun kendisi ol. Bakışların doğası gereği içeriden dışarıya doğrudur. Bu, doğuştan var olandır. Yani ilkeldir. Kendini bırakmalısın. Gözlerinden başlayan bakış yolculuklarının, görme eylemiyle, eşyadan sana dönen sonuçlar olduğunu anlamalısın. Dönüşün hakkını ver. Senden dışarıya doğru görülecek bir şey yok. Görüp bileceğin ne varsa dışarıdan içe doğrudur. Dönüşler evrimin basamaklarıdır. Yanmakta olan veya sönmüş yıldızlar, galaksiler, gezegenler ve tümüyle kozmos, bu eylemin içindedir. Bu dönüş, öyle anlara ulaşır ki, dönüşüm başlar. Gerçek eylem dönüşmedir. Bu da bir başka döngünün başlangıcından ibarettir elbet. Varmak için başla, hiç başlamamış gibi var ol.
Sana öyküler anlatabilirim. Öyküler gezegenlerin uydularına benzerler. Bağımlı oldukları yapıdan daha küçüktürler ve daireleri tek bir çekime tutukludur. Gezegenden gökyüzüne bakanlar, onun çeşitli hallerini görürler. Bedeninden yansıyan ışık kırılmaları, türlü şekillere bezer onu. Ne var ki döngüsü, gezegenin tutuklusu olduğudur. Gezegen, bu duruma egoist bir ad koymuştur. Ona uydu der. Fakat gezegen de ona bağımlıdır. Ben özgürlüğün anlatıcısıyım. Ne tutuklu ne de tutuklayandır sözlerim. Sana öykülerden işte bunun için bahsetmek istemem. Uydu bile olsam özgürlüğü bilirim. Yörüngeyi anlarım. Onun dışına çıkarsam, ne sen kalırsın, ne de ben. Yol işte bundandır. Yokluğun anlamı bu.
Olduğun yerdesin. Ne çok uzakta, ne de yakın, aradığın her şeydesin. Ancak aradığın her şey, seni daha tanımlayamıyor. “Sen” deyip durma. Bu, yalandır. Aslında sen “ben” diyorsun ya… bu, senin yolculuğundur. Değil dünyada, galaksilerde bile yol alsan “ben” den başka “sen” bulamazsın.
Denizleri konuşalım seninle. Onun yapısındaki su da başka bir yol hikâyesidir. Bu yol sürekli bir aşağıya gidişin hikâyesidir. Zirvelerde var olsa da uzun veya kısa katedişlerin ardından çukurlara varırsın. Aşağılara birikişlerin öyküsüdür su. Onun için hüznün gözlerinde onunla beden bulur, aşağılara akar yaş. Hüzün aşağıların yolcusudur. Ve oradan başlamıştın sen. Denizliğini konuşalım. Birinci çoğul şahıslığını da konuşalım. Ardışık eylemlerin dalgalara benzer. Hep bir kıyı, hep bir koy ararsın. Çukurlarda birikmişliğin, kıyıya vuruşlarını hazmetmek istersin. Onun için dışına yönelirsin. Kıyıya vuran bir dalgadır hüznün. Oysa bir dağın eteğinin ucundadır o kıyı. Suyunu ona ser. Denize akışını izle yeniden. Çekilişini gör ki; dışındaki dağın, senden başladığını kavra. Denizleri konuşurum seninle, suyu bilirsen.
Öyleyse dağları da konuşurum seninle. Yücelikten değil. Bütünlükte seviye yoktur çünkü. Dağda sevgi de yoktur nefret de. Bunlar senin dışındaki şeylerdir. Sen artık dışarıdan bakıyorsun. Onlar, ardında kalmıştır çoktan. Dağı gördün mü? Sevgi de nefret de bütünü zedeler. Bunlar seni sürekli bir arayışa sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Dağı gördün mü? İşte oradasın sen.
Bense şimdi susuyorum. Ararsan eğer, suya dön, yeniden başla. Ben de başlarım yeniden, sesindeki “sen” ile konuşmaya.
SON
Bu dönüşüm belgeseli, burada sona erdi.